An'ı Yaşamak Neydi?




Biz An'da yaşamayı çok yanlış anladık, Carpe Diem dendi önce oradan oraya atladık. Zannettik ki ne kadar çok deneyim yaşarsak, ne kadar çok tüketirsek o kadar çok yaşıyoruz bu hayatı. Hayatımız kısa olsun ama eğlence dolu olsun istedik. Her gün başka bir kalabalık arkadaş grubuyla birlikteyken, aynı zamanda bir partiyi kaçırmamak, yeni gelen o filme gitmek, yurtdışında seyahat etmek, ertesi gün kayak yapmak istedik. Bir o yana , bir bu yana etkinlikten etkinliğe, yetkinlikten yetkinliğe koşarak An'ı yaşayacağımızı düşündük. Kimilerimiz bu kısır döngünün içinde kaldı, bir farenin döner çarka takılı kalması gibi dönüp durdu, kimilerimiz yoruldu dengesi bozuldu çarktan düşer oldu. Yavaşlayıp düşenlere, dinlenmek isteyenlere de rahat verilmedi, birileri An'ı yaşamamız gerektiğine çok emindi ve bizim yerimize çarkı çevirmeyi denedi. Her gün yeni bir şey keşfetmeye , paketlediği her şeyin farklı bir deneyimmişçesine algılanmasını sağladı. Fakat deneyimler farklı gibi görünsede değişen şey konseptti ,değişmeyen ise deneyimleyen insandı. 

Kendindeki boşluğu deneyimleyecek cesareti olmayan insan o boşluğu ile yüzleşmemek için türlü şeylerle içini doldurmaya çalıştı. Derken bir gün insan kendisi ile baş başa kaldı, ve An'ı yaşayacak, boşluğunu geçiştirecek hiç bir aracı kalmamıştı. İşte o zaman içine düştüğü illüzyonu fark edip dünyanın en büyük iç sıkıntısı ile yüzleşmek zorunda kaldı. Belki panikle panzehirlerine sarıldı, ancak bulduğu her şey bu sıkıntıyı ötelemekten başka bir işe yaramadı. Sonra sonra, bu sıkıntıyla baş başa kaldıkça, hayat onu bununla yüzleşmeye mecbur bıraktıkça, sıkıntısından çıkan mücevherler olduğunu keşfeder oldu.Her bir sıkıntısının derinlerde yatan bir ihtiyacı ile yan yana durduğunu görmeye başladı. Sıkıntısı ise ona sormaya hazırdı;

''An'ı Yaşamak Gerçekten ne demek?'' 
Bir eylemden diğerine hızla akıp gitmek mi? 
Ya da hayatın önüne koyduğu deneyimlerin getirdikleri içinde kalabilmek mi? 

İnsan bu sorunun ardından artık eskisi gibi kalamazdı. Çünkü hızla akıp gitmek tüketim iken, deneyimi geçiştirmeden içinde kalabilmek An'ı yaşamaktı. Bu öyle burada yazıldığı kadar kolay değildi elbet, zaten bu yüzden de An'da kalmamaya bu kadar yatkındık. An'da kalabilmenin değeri en çok zor zamanlarda anlaşılan bir şey. Hem de tüm çıplaklığınla, tüm karanlığın ve şeytanlarınla beraber. Onlarla göz göze, diz dize oturup yüzleşmek demekti. Kendinle kalamayışının, sıkıntını erteleyişinin acı gerçekleriyle yüzleşmek. Ardındaki hikayeyi dinlemek, o güne dek kapattığın acının üzerini açmak demekti. Tüm gücünü ve varlığını, kendini daha fazla tüketmeden, bir kandırmacanın içinde olmadan, sadece kendinle hiç bir şey yapmadan, geçmişin ve geleceğin çekiştirmesine kapılmadan, kalabilmenin ne kadar da zor olduğunu görmek demekti. Ama unuttuk, unutturulduk belkide.

Bunu görebilmek aynı zamanda bir fırsat ve de bir davetti insana. Keşfine çıkması gereken şeylerin dışarıdan ziyade içeride olduğuna dair bir davet. Maskesiz bir baloda kendiyle eşleştiği bir davet. Eğer bu davete icabet edebilirse insan, maskelerin olmadığı dans pistinde kendine sarılma şansını yakalayabilir ve kendine ne kadar da hasret kaldığını anlayabilir. Çok özlediği o eski dostuna tekrardan kavuşmak gibi kendine kavuşup benliğini sarmalayabilir. Kendine bu denli yaklaşan, bu denli kavuşan biri artık oyunun dışındadır. 

Burası güçlü olduğu kadar kalması bir o kadar da zor olan, yolun tuzaklarla dolu olduğu bir yerdir. Çünkü zaman zaman dans pistinde başka eşler belirip insanı kendinden çok rahatça uzaklaştırabilir. Bu eşler elbette metaforiktir. Yani günümüz dünyasındaki keyif verici, insanı kendinden uzaklaştıran her türlü şey buna dahildir. 

Fakat gerçek o ki, bir kere kendisi ile dans etmenin keyfine varmış olan insan, bu tür tuzaklara yakalansa bile eğer hayat izin verirse yeniden kendini özleyecek, pist ne kadar kalabalık olursa olsun kendini aramaya yeniden koyulabilecektir.

Günümüz dünyasında, bir tüketim haline getirilmiş An'ı yaşamak, bize bu yüzden çok yanlış aktarılmıştır. Daha az tüketirsek hayatı dolu dolu yaşamayan biri olarak etiketlenmişizdir. Hatta çoğu zaman hayatı bilmemekle, asosyal olmakla aynı yere bile konulabiliriz. 

Bu tüketimin içine ise hemen her şey dahil; biriyle sohbet etmek mesela o an aklın yapacaklarınla dolu bir haldeyken karşındakiyle konuştuğunu sanmak. Karşındakini kaç kez aklın tamamen boş bir halde dinledin? Hiç bir yargı veya kendi gündemin olmadan, veya kendi söyleyeceklerinin sırasını beklemeden, tamamen onun anlattıklarını alacak kadar ne kadar dinleyebildin? Bir örümceğin ağları gibi, bu durum hayatımızın her alanına sızdı, yatak odamıza dahi girdi ve çiftler artık birbirlerini ihtiyaçlarını gideren nesnelere indirgedi. 

Oysa sadece bir üzüm tanesini yemek dahi 5 dakika sürebilir. Kokusunu, dokusunu hissederek, 10 tane üzümden alacağın hazzı bir üzüm tanesinden alacak kadar üzüme vakit ayırmak mümkünken, hızlı hızlı yiyerek bir tabaktan hiç birşey anlamadığımız oluyor. Dolayısıyla insan doymuyor, ve daha çok an, daha çok yaşam, daha çok tecrübe ile doyacağını zannediyor. Çünkü bu sistem ona göre düzenlendi :)

An'ı yaşamak, daha çok şey yaparak tüketmek, tükenmek değil, eylemlerin oluşları ve sonuçları içinde herhangi bir yargılamada bulunmadan, kaçmaya ve geçiştirmeye çalışmadan tüm karanlık ve aydınlık yanlarıyla bir arada, o an yaşanan gerçekliğin gerektirdikleri ile kalabilmek, gerçeklik içinde varoluşunun her bir parçasıyla temasını yakından kurabilmektir. Büyük veya küçük, basit veya komplike her bir hayat olayını bu denli içinde kalarak yaşayabilen bir insan eylemlerini daha doyum alarak, dipsiz bir kuyudan yeni çıkmışçasına heyecan duyarak ve haz alarak yaşayabilir. 

CONVERSATION

0 yorum:

Yukarı
Git