Boşlukta Serbest Düşüş





Bu yazıyı yazarken boşluğun tanımını kendimde irdelemeye başlıyorum..Boşluğun ayaklarını yere bastırmayı deniyorum..

Zaman zaman dillendirdiğim ama üzerine düşünmediğim bir şeymiş boşluk..

Şimdi onun içinde serbestçe düşerken, onu tanımaya, tatmaya ve tadını çıkarmaya başlıyorum..

Boşluktan düşerken insan illaki bir şeylere tutunmak istiyor.. Düştüğün yere bağlı olarak nelere tutunduğun değişiyor..

Bir uçurumsa mesela düşme noktası.. Bir çalıya mı tutundun, ya da yıllanmış bir ağaca mı? 

Tutunduğun varoluşa göre uçurumdaki akıbetin belli olacak. Bu kısma tekrar geleceğiz..

Nedir şu meşhur boşluk? 

Bana göre, sıkı sıkıya yapıştığın bir şeyi bırakıp ya da bırakmak zorunda kalıp, hayatı ve kendini yeniden sorgulamaya başladığın, önünü göremediğin, ne yöne gideceğini bilemediğin bir yer olarak geliyor. Bu sanki uçaktan atlamak zorunda kaldığın, ve ne yapacağını bilmeden boşlukta süzülmeye başladığın bir yer gibi.

Ya da siste yürüdüğün görüş alanının sıfıra inmesi gibi..

Ya da okyanusun ortasında tek başına kalmak gibi..

Ya da ... bu kısmı sen doldur ..

Boşlukta süzülmek aslında insanın ''dur bi üzerimde paraşütüm açılıyor mu'' diye kendi donanımına bakmasına engel olacak kadar korku dolu olabilir. Yani insan kendini boşlukta düşüyor olmanın paniğine çok fazla bırakırsa üzerinde sağlam bir paraşüt olduğunu unutabilir. Bu unutkanlık ve dehşetin etkisiyle avazı çıktığı kadar bağırırken havada denk geldiği alakasız bir paraşütlüye tutunabilir. Halbuki kendine dönüp bakabilse buna gerek olmadığını fark edebilir.

Peki ya hayat bize kendi paraşütümüzü açmayı öğretiyorsa ?

Öyleyse şöyle bir soru doğabilir; insan neden kendininkini açmak yerine başka paraşütlülerin peşine düşer?

Bir kere bu serbest düşüş her zaman olan bir şey değildir. Bu nedenle de insanın bu güne dek halının altına süpürdüğü ne kadar konu varsa, hemen hepsi böyle anlarda pörtleyiverir, etraf darma duman olur ve insan hangisine bakacağını, neyi temizleyeceğini şaşırırken bir de o karışıklıkta kendini görmesi daha da bir zor hale gelir. Özellikle de bu halı altı konular büyüme fırsatımızın olduğu yerler ise (ki genelde öyledir) hayat bu halıyı bilerek silkeler ki büyüyelim. Bunu ilk kez veya uzun zaman sonra tekrar yaşayan birinin panik olması çok insani bir haldir, bu insani hal içinde panikle başka paraşütlülere sarılabilir ama bununda çare olmadığını çok geçmeden anlar.

 Panik, korku, yalnızlık duygularıyla yaşanan serbest düşüş, düştüğü noktanın yüksekliğine yani konunun hayatındaki önemine bağlı olarak duygu yoğunluğunu değiştirir ancak duygular ne kadar yoğun olursa olsun, boşluk zamanla içinde daha süzülmeye alıştığı bir hal almaya başlar ve o zaman yolda ki içsel rehberlerinin izini sürmeye ve üzerindeki paraşütü kontrol etmeye başlayabilir.

Hayat insana giymesi gereken bir kıyafet vermiş ise, aynasını da hazırlamıştır.

İnsan, insandan aynalar aracılığıyla kendini görmeye, gözlemlemeye başlar. Tabi bunun için kendini görme niyeti ve cesareti olması ve ona ayna tutacak rehberlerinin olması önemlidir. Eğer hayat böyle bir senaryoyla gelmişse içinde aynaları hazırdır. Niyeti ve cesareti olan insan, neden uçaktan atlamak zorunda kaldığını da böylelikle anlamaya başlayabilir.

O zaman hayat bizi uçaktan atan gaddar biri değilde, paraşütümüzü kullanmayı öğreten bir hocaya dönüşebilir.

Peki bir diğer soruda bu paraşütü takan kimdir? Onu ne zaman nasıl takmıştır?

Bu yazıdaki paraşüt, insanın kendi iç kaynaklarını temsil ediyor. İç kaynaklar, insanın yürüdüğü hayat yolunda öğrendiklerinden oluşan, yolda toplaya toplaya sırt çantasında biriktirdiği kamp malzemeleri. Öte yandan, iyi hoşta bu sırt çantasının içi zamanla çok karmaşık bir halde almış olabilir. Ivır zıvırla dolu bir yükte taşıyor olabilir ve çantayı açma zamanı geldiğinde saçma sapan malzemeler bulabiliriz. Burada önemli olan, bu malzemelerden en eski ve en sağlam olanı saklamak gerisini atmak gerekliliğidir. İnsan işte tam da bu dönemde eğriyi doğruyu görerek bir ayıklama sürecine girebilir. İçinde en eski, en yıllanmış, en sağlıklı, en tanıdık, en güvenilir olan kaynak ona doğru yolu gösterebilir, paraşütü açmayı ona öğretebilir. 

Bu benim için bu günlerde beş bin yıllık öğreti olan yoga ve tarihini bilmediğim psikoloji oldu. Yoga şu halimde benim için, kendi uçurumumda beni tutan en eski ağaç, sırt çantamda en güçlü fener, boşluğa kendimi bıraktıran en güçlü paraşüt. Bu devasa ağaç, dallarında ahlak meyveleriyle, kendimle ve diğerleriyle ilişkimi güçlendirerek beni besliyor. Psikoloji ise karanlıklarıma ışıklı ayna tutuyor.

Tüm bunlardan öte, aslında insan için en eski tarihli olan şey kendisidir.

 Kendini iç veya dış kaynaklarından yaptığın bir fenerle keşfe çıkmak için çok iyi bir zamandır boşluk zamanları. Bu keşfe çıkarken harita yoktur, yoldaysa dikkat dağıtıcılar çoktur. Dikkatli gitmediğimiz çok insani zamanlarda, ayağa takılan çalılar tepetaklak düşmelere neden olabilir. 

Bu çalılar neleri temsil etmektedir? 

En basiti, ''kafa dağıtmayı'' içeren her şey bu kategoriye girebilir. Mesela kendini alkole, maddeye vurmak, depresyon ilaçlarıyla uyuşturmak gibi.. Tüm bunlar kendimize tuttuğumuz fenerin ışığını zayıflatır ve yol almamızı yavaşlattığı gibi yolu kapatabilirde. İnsan bunu ne kadar hızlı fark edip cesurca tekrar doğru yola dönerse o kadar iyidir.  Hele ki günümüzde bu olay bu kadar dış etkenle çok kolaydır. Zor olan insanın kendine odaklı kalabilmesidir.

Artık klişeleşmiş önemli olan düşmek değil kalkmaktır demeyi hiç istemiyorum, onun yerine önemli olan paraşütünü açmayı öğrenmektir diyorum..

İnsanın bu yolda pusulası daima kendisini göstermesi gerekse de elbette yukarıda da bahsettiğim gibi sapmalar olacaktır. Ancak insan ne kadar sabreder, ne kadar sebat eder ve ne kadar cesurca bu yolda olmaya inat ederse o kadar az sapma olur. Kendi karanlığına tuttuğu fener sayesinde insan, kendinin çok mücevheri olduğunu keşfeder. Ve böylece, artık dışarıdan ziyade içeriden öğrenme süreci başlar.

Rehberlik eden, bugüne dek duymayı ihmal ettiği iç sesi eskisine göre daha kuvvetli çıkmaya başlar..

Uzun lafın kısası, hayat bir büyüme ve öğrenme yolculuğudur. Etraftaki suretler, içinde bulunduğumuz dekor değişse de, enerjiler, alınması gereken dersler benzerdir.

 Hayatımızda tekrar tekrar sahnelenen, hep benim başıma geliyor dediğiniz o şey boşuna değildir.  Yaşanan dünler boşuna değildir ! 

Her şeyin sonunda insanın kendisiyle kalıp aynalarına bakabilme, şeytanlarıyla yüzleşip onlarla barışabilme cesaretini göstermesi gerekir. 

Ama önce hatırlayın, birini gerçekten sevebilmek için ne gerekir? 

Benim dünyamda, insanın birini sevip ona güven duyabilmesi için karşısındakini tanıması ve onu tanımak içinde ona zaman ayırması gerekir. İşte insan kendine aynı birini tanımaya çalışırcasına vakit ayırmalı, kendi özelliklerini, cevherlerini parlatmaya gün ışığına çıkarmaya bakmalıdır. Böylece aslında kendini çok sevdiğini, bütün her şeyi kendini mutlu etmek, geliştirmek, ve hatta çevresinin sevgisini kazanmak için yaptığını görüp kendine saygı duymaya başlayabilir.

İşte ancak kendini çok sevdiğini fark edebildiği o muhteşem zamanda, bir paraşüt taktığını fark edip bu serbest inişte onu açma şansı yakalayabilir ve manzaranın tadını çıkarabilir..


Eyvallah..

CONVERSATION

0 yorum:

Yukarı
Git